İşgal İstanbulunda Ahlaki Çöküş: Sodom ve Gomore - Yakup Kadri / Emrah Safa Gürkan - Codex 04

İşgal İstanbulunda Ahlaki Çöküş: Sodom ve Gomore - Yakup Kadri / Emrah Safa Gürkan - Codex 04 Videosu İçin İndirme Bilgileri ve Detaylar
Yükleyen:
OMNIBUSYayınlanma Tarihi:
30.11.2025Görüntülenme:
59.7KAçıklama:
Video Transkripsiyonu
Merhaba hocam.
Merhaba Can.
Hocam merhaba.
Merhaba Cengiz.
Hocam bugün Kodeks'in konusu hangi kitabımız?
Bugün Yakup Kadir'den Sodom ve Gomorrah.
Aslında bir üçlemenin parçası.
Evet.
Hüküm Gecesi, Sodom Gomorrah ve yabanla netice inen bir üçlemenin ikinci kitabı.
Evet.
Sodom ve Gomorrah bize işgal altındaki İstanbul'daki ahlaki çöküntüyü anlatıyor.
Cinselliği özellikle cinsel çökmeyi, cinsel yozlaşmayı
Ana bir tema olarak kullanıyor ve bunun üzerinden millet savaşırken insanlar tekalifi, milli emirleri doğrultusunda Anadolu köylüsü iki çorabının birini falan vermek durumunda kalırken İstanbul'un üst elitleri özellikle Beyoğlu Şişli elitleri batıllaşmış.
Suyunu öteye katıyor.
Nasıl?
Susri denir.
Bayağılaşmış, yozlaşmış.
Aynı Sodom ve Gomorre.
Şehirlerinin düştüğü hataya düşmüş.
Onu anlatıyor.
Ve oradaki bir karakter, iki de arada kalmış bir karakter üzerinden işgal dönemi İstanbul'unu ve daha doğrusu Beyoğlu Eşitliği'ni yerden yere vuruyor.
Biz buradan o dönem Anadolu'da ne hissediliyor?
O dönem işte entelektüeller ve elitler arasındaki kırılma nedir?
O dönem batıllaşma nasıl algılanmaya başlanmış?
Ve kadınların yükselen bir kadın profilinin yarattığı tedirginler falan birçok temaya değineceğiz.
Bunun üzerinde Yakup Adil'in bu muhteşem eserini hakikaten...
Çok güzel.
Hocam bu tartışılan bir konu ama söylediğiniz işgal İstanbul'u gerçekten öyle bir yer mi?
Bayağılığın, çöküntünün yaşandığı bir yer.
İstanbul dediğiniz Beyoğlu ve Nişantaşı.
Evet Beyoğlu ve Nişantaşı.
İşgal altındaki şehirlerde birçok buna benzer birazdan anlatacağım şekilde yozlaşmalar gözükebilir.
Üst seviyedeki bu yozlaşmalar bu kitapta çok direkt anlatılmış.
Yakup Kadri mesela Necdet-Leyla aşkı var kitapta.
Necdet aslında kendisi için yanlış olan bir toksik sevgili olan Leyla'ya aşkından bir türlü kurtulamıyor.
Orada
Necdet'in psikolojisi, gidiş gelişleri mükemmel anlatılmıştır.
Mesela orada benim aradığım A ya da B değil de ortada durma, siyah ya da ak değil de gri olma durumu muhteşemdir.
Necdet ile Leyla aşkı arasında.
Ama Beyoğlu, Şişli, daha sonradan Doğan Avcıoğlu'nun Nişantaşı Burjuvası diyeceği Burjuva'nın ahlaki çöküntüsü anlamında hiç empati yapmaz Yakup Kadri.
O yüzden propaganda eseridir biraz da.
Şimdi ortamdaki cinsel şeyi anlatmam gerekiyor yani.
O kadar enteresan bir şey var.
Şimdi Leyla diye bir kız var.
Necdet'e aşık ama kabul etmek istemiyor.
Necdet buna zaten aşık.
Leyla ama herkesle birlikte oluyor.
İşte bir tane İngiliz subayla birlikte oluyor diye.
Ondan sonra Amerikalı milyarderlerle geziyor falan filan.
Böyle...
Ve babası falan okey buna yani.
Ki Tanzimat romanında böyle sürekli bir şey vardır yani.
Babalar, kocalar buna bu medeniyettir yani.
Hani böyle open marriage, open relation, açık ilişki.
Bir medeniyette.
Şimdi Nermin diye bir kız var.
Onu da 16-17 yaşında.
Onu hiçbir erkek beğenmiyor.
O da Leyla'yı kıskanıyor.
Sonra Fenimur diye bir Amerikalı gazeteci, lezbiyen.
Bu da onunla lezbiyenin ilişkiye başlıyor.
Beraber Amerika'ya kaçıyorlar.
Bir tane yüzbaşı Marlow var.
O oğlancı zaten.
Orayı burayı geziyor falan.
Bu Azize Hanım Marlow'a aşık oluyor.
Marlow'u evine götürüyor falan.
Bir türlü tabii gay olduğu için adam hani bir şey olmuyor.
Bir öpüşüyorlar falan.
Sonra bir gün bir bakıyor Azize Hanım.
Marlow Azize Hanım'ın kocasıyla eve geliyor kol kola.
Azize Hanım anlayamıyor.
O kadar saf ki.
Yani Azize Hanım platonik aşkı flört ettiği adamla kocası birlikte oluyor.
Ortam bu yani.
Ve hiçbir zaman anlayamıyor mesela.
Bunlar aralarında konuşuyorlar.
Kocasının cüzdanından Marlon'un resmi çıkıyor.
Azize Hanım diyor benim de resmimi koy falan.
Yani hani ortam bambaşka bir yere gelmiş.
Saltanat mensubu Şehnaz Sultan diye bir karakter yaratmış.
Ben böyle bir sultan bilmiyorum.
O da İngilizce ders alacağım diye yüzbaşıyla birlikte yani saltanata kadar gitmiş mesela.
Bir saltanattan birinin bir yüzbaşıyla olacak işte işgal şey olsa bile.
Olamaz gibi geliyor bilemiyorum.
Daha sonra o da işte şey oluyor.
Onun bir farkı var ama o batılı subaylar arasındayken başka kadın olmayacak orada.
Aynı paşalarla evlenince Osmanlı sultanları paşalarla evlenince paşalar önceki karıların hepsini boşarlar tek eşli yaşarlardı.
Bu da aynı yolda ama başka kadın olmayacak onun içinde.
E sonra bakıyorsun bu anneler babalar bununla çok şey okey.
Bu Şıpsevdi'nin Meftun'da da vardı.
Bak orada şey diyordu Şıpsevdi'nin Meftun'daki o fırsatçı.
Meftun sevgilileri başka daha zengin önemli insanlarla kırıştırınca şey diyordu.
Varsın bir öpücük de başkasına versin.
Ne olur yanakları aşınmaz ya.
Tam o dönemin şeyi yani.
Yakup Kadri'nin istediği şey.
Öyle ya her şeyde yenileşme ve bunu modernite arkasına saklıyorlar.
Gene Şıpsevdi'den.
Öyle ya her şeyde yenileşme ve yükselme gerek.
Her şeyimizi medeniyetin ve zaman incaplarına uydurmaya uğraşalım da aşk ve münasebet konusunda hala analarımızdan gördüğümüz gibi mi kalalım?
Müteşem değil mi yani oralarda?
Indecent Proposal diye bir film vardı biraz.
Onun mesajı verilmiş.
O kadar ki Madame Jimson kocası hastayken kendine bir tane subay sevgili yapmış.
Bunlar bir davet verecekler.
Kocası ölmek üzere adam içeride yatıyor.
Bunlar davetse hahahaha yüksek şey yapıyorlar.
Adam öldü falan diye kimse bakmıyor falan.
Necdet de böyle kalıyor.
Yani bu arada orada işte millet birbirine sulanıyor.
İşte ne bileyim böyle eyes wide shut.
Ama içeride adamcağız da ölüyor orada.
Hani olacak iş ve bambaşka dünyalar.
Bambaşka dünya.
Orada çok güzel bir şey var.
Necdet kızıyor kendi içinden.
Lakin burada mukaddes mefhumlardan hangisinin yeri var ki ıstıraba, ölüme karşı saygı ve merhamet hissiyle çarpacak bir kalp bulunabilsin?
Orada çok kızdığı bir yer var yani 188. sayfada.
İnsanlara bakıyor orada.
İşte içeride ölen adam var.
Karısı parti vermiş.
Bir de sevgilisi de yanında.
Fazla large bir ortam.
Herkes orada işte birbirleriyle flört ediyor ama bazen çok müstehcen şeyler de oluyor.
Ve onlara bakıp tek tek adamlar üzerinde kafasından düşünceler geçiriyor.
İşte bu Levent ve çıplak kadın ayıplanacak şeyler adına dikilmiş bir mermerden heykeldir.
İşte şu adam hiç sönmeyen ihtirasını derisinin altında bir cüzdanlının yarası gibi gizleyen bir pislik ve ikiyüzlülük sembolüdür.
İşte kor gibi yanan gözlerini kadınların çıplak enserlerine dolaştıran şu genç devamlı bir ruh açlığı içinde kıvranır bir gerçek tantolost.
Büfenin kenarında bir genç kadın demin birlikte dans ettik kavalyesinin kulağına fısıldamakta olduğu aşk ve ilgi sözlerini kendinden geçerek dinlerken öbür köşeden kendini süzen bir başka adama da durmadan göz atmaktan ve gülümsemekten baş edemiyordu.
Acaba şu anda bu dişin hangi tarafı samimidir?
Şüphesiz hiçbir tarafı.
Şimdi bir başka erkek başka bir noktadan onu seyretmeye başlarsa bu kadın mutlaka başka bir uzuvuyla ona cevap vermenin yolunu bulacaktır.
Ve ne kadar gülüştür ki ona söz söyleyen bu adam veya ne kadar maskaradır onunla karşıdan göz sevişmesi eden adam.
diye gidiyor ve orada yüksek edebiyatını görüyorsun.
Etlere erkekten gelen cinsel akıntılara karşı Safo'nun derisiyle zırhlanmış bu iki genç kız orada da lezbiyen çiften bahsediyor falan.
Bakıyor adam şok oluyor ve o ahlaksız.
Zaten necisinin değiştiği anlardan biri.
Yani tam böyle bir ortam var.
Hatta burada da iğrenç bir batı dekadansını da buraya ithal ediyorlar.
Mesela
Major Will bir yalı kiralıyor.
Tabi İstanbul'da zora öpüm düşmüş.
Yalın haremli kısımlarını kiralıyorlar.
Selamlı kısımda kendi kalıyor.
Adam orayı sevişme odası yapıyor.
Böyle ve açık açık orada ne bileyim bir sürü şey işte vibratör, çeşitli cinsel aletlerin falan olduğunu buradan görüyorsun yani.
Ve onun için de bir anda seks partileri yapılmaya başlanıyor.
Çok provokatif anladın mı?
Herif de bula bula dua edilen yeri buluyor.
Desakralizasyon.
Tam bile bile bir hakaret.
Bazen böyle din değiştiren korsanlarda şey vardı.
Kendi köylerini falan yağmadıklarında Hıristiyan bölgelere gittiklerinde kiliseye böyle dışkılarını falan söylüyorlar.
Hıristiyanlıktan vazgeçmiş ya.
O vicdan azabı onları desakralize etmiyor.
O kutsallığını kirletmeye yöneltiyordu.
Burada da böyle bir durum.
Şimdi bunu okuyan Müslüman Türk biri ne oluyor o zaman?
Dişini sıkıyorsun yani.
Benim de aksi bir görüşüm yok ama Yakup Kadri bütün öfkesini kusur şu yani bu ifadeyle.
Orada bir grilik yok.
Buradaki her şeyi de doğru kabul edin diye anlatmıyoruz.
Yazanın bırakmak istediği etki ve o etkiyle hani niye öyle bir etki çalışsın hangi şartlarda onu söylüyoruz yani.
Bir propaganda ama
Bu çok ajitasyon ha.
Propaganda da var.
Amacı ne hocam peki?
Yani hangi fikri vermek istiyor?
Yeni bir millet şey yapacak ya.
Abi şimdi sen yeni bir...
Ya bu yakın zamanlarda oldu.
Eski düzeni siyaseten yensen bile kültürel alanda yenmek için yeni bir hikaye oluşturman lazım ya.
O düzeni telin edecek.
Yani lanetleyecek bir şey oluşturman lazım.
Bunun için doğru şeyler de olacaktır, yanlış şeyler de olacaktır.
Eskiyi tamamen yok edip artık yenisini kurmamız lazım.
Bir şey endişesi var.
Adamlar teşhisi koymuş.
Yani halkı arkana alman daha önceki sistemin elitlerini tasfiye etmeyen anlamına gelmiyor.
Daha önceki sistemin elitlerini tasfiye edemezsen de sadece görünürde yönetebilirsin.
Nitekim biraz öyle oldu Türkiye.
Evet biraz öyle.
O hep öyledir yani.
Özellikle Türkiye gibi ülkeler daha şey o halkın isteği yukarıya falan gelmez.
Yukarıda bir sembol olur.
Senin sevdiğin biri olur falan filan.
Ama aradaki o şey devletlerin hep böyle bir iş yapıcı kadrosu vardır.
Özellikle bizim gibi devlet eliyle çok fazla ekonomik şey dağıtılıyorsa...
Bunlar müteahhitler eliyle dağıtılacak ya.
İnşaat yapan anlamında değil.
Belli sözleşmelerle.
Ve Cumhuriyet'in de bir burjuva yaratma projesi var.
Biraz onda da bir direniş.
Yani diyor ki senin yaratacağın milli burjuva.
Ankaralılara yazıyor bunu.
İstanbullulara yazmıyor.
Bu işte diyor.
Yarın öbür gün onlar da batılı olacaklar ve batı değerlerini bizim milli öz değerlerimizden üstün tutacaklar.
Aslında tasfiye edilemeyen o komprador elitlerin yavaş yavaş yeni rejime sızmasını da işaret ediyor.
Ya da bir nevi iddiası düşmanın tanı şeyi de var alttan alttan.
Ankara'da şey diyor yani arkadaşlar siz milli burjuva yaratıyorsunuz da gene gelecekler bunlar.
Buradan böyle de oldu yani.
Tabii ki burada olduğu kadar olmayacak.
Bu artık o kadar böyle infial yaratacak örnekler, o kadar böyle kara bir tablo ortaya koyar ki çünkü 28'de 5 sene sonra yazıldı bu yani Cumhuriyet'in 5. yılında 27-28'de yazıldı.
Bu bir propaganda niteliği olduğu için o kadar büyük bir çöküş yok bence.
Abartıyor ya da abartabileceği örnekleri romana taşıyor ama evet bu endişeler oldu.
İşgal edilen her yerde comprador burjuvası dediğimiz kapitalizmle işbirliği yapmış ya da dışarıdaki emperyal güçlerle kendi kişisel çıkarları nedeniyle işbirliği yapmış ve hatta aldığı eğitim nedeniyle ona biat etmiş kitleler olur.
Bütün koloni ülkelerinde vardır bu.
Biz zaten
Bu kitle kontrol edilebildi ya da bu kitlenin karşısına vatan için bu tip ilişkilere girmeden kendini feda etme noktasına gelebilecek kadrolar çıkarabildiğimiz için bağımsız olduk.
Birçok yerde bu olmadı.
Şehirli elitler arasında bu kırılmada batıyla işbirlikçiler genelde galip geldiler.
Bizde öyle olmadı.
Peki hocam 27-28 dediniz.
Bu aynı zamanda Mustafa Kemal'in İstanbul'a geldiği yılda 27.
Artık bu Ankara'nın İstanbul üzerinde hem fiziki hem de ideolojik anlamda da hakimiyet kurduğu bir dönemin başlangıcı.
Aynen öyle.
Aslında bunu Kurtkan'da da anlatmıştık.
23'te Cumhuriyet kurulunca aslında sadece Ankara'da yeni bir idare kuruluyor.
Bütün hesaplar, daha tam hesaplaşmalar yapılmamış.
Terakkiperver'in kurulması, Şehzade isyanı, ardından takvir sükun yasasının çıkması.
Yani kademe kademe onu Cumhuriyet'in yürüyünün kitabında anlattım.
Dediğim gibi önce ikinci meclisin kurulması ve ikinci grubun tasfiye edilmesi.
Sonra Cumhuriyet Halk Fırkası içinden bir grubun çıkarılması.
ve onlara terakkiperver kurulması.
Hilafetin kaldırılıp Osmanlı ailesinin sınır dışına çıkarılması.
Bak hep bunlar aylar içinde oluyor.
Daha sonra Şehzade İsyanı bastırılırken takriri sıkın çıkarılıp terakkiperver Cumhuriyet Hukukası'nın kapatılma durumu ve üstüne üstlük İzmir suikastı gibi bir şey, bir dava ve onunla birlikte eski iddiaçıların suikasta karışılada karışmasada tasfiyesi ve Mustafa Kemal ancak ondan sonra İstanbul'a gelir.
Çünkü İstanbul Kurtuluş Savaşı'nın karşısındadır.
İstanbul'un elitleri Mustafa Kemal'in kurduğu yeni cumhuriyeti ilk başta taraftar değillerdir.
İstanbul derken ama o Nişantaşı Beyoğlu'nda cisimleşen bir komprador kesimden bahsediyoruz yoksa İstanbul halkından değil tabii.
Yok İstanbul halkından değil İstanbul'u kontrol eden.
Eskiden o saray da dahildi ama şimdi saray devreden çıktı ama finans merkezleri o finans merkezleriyle beraber batıyla ilişkide olan mesela düğün ümidiye de memur olan.
Nişantaşı bürokrasi dediğimiz daha sonradan Doğan Avcıoğlu'nun suçladığı cumhuriyete sızmakla suçladığı ekipler.
Peki hocam bu tema yaygın bir tema aslında.
Çünkü mesela Peyami Safa'da da Fatih Harbiye romanında da benzer bir ikilik var.
Yani Türkiye'de bir taraftan işte kıt kanaat geçinen yoksul ve kendi kültürüne ülkesine bağlı bir halk profiliyle yabancı ülkelerle, yabancı sermayeli, iç dışlı olan, yabancılaşmış ülkesine aidet hissetmeyen bir profil arasında.
Şimdi bu çok mu...
Çok var bu değişik ama.
Bu şimdi tanzimatla beraber başlamış bir şey.
Mesela çok erken örnekler Felatun Bey ile Rakım Efendi ve araba sevdasıdır.
Felatun Bey bir hovarda böyle züppedir ve şekilsel olarak batılılaşmıştır.
Rakım Efendi de aynı şekilde batılıdır ama o daha böyle işin hakkını verir.
Yani Instagram storiesi için batılılaşmış değildir o. Hani böyle şeklen batılılaşmıyor.
Özümseyerek batılı.
Mesela o lojada izler operayı.
Öteki diğer şeylerle izler.
O böyle Hawaii mi denir?
Böyle daha hoppadır.
Ve sonunda da Rakım Efendi'ye saygı duyarlar.
Araba sevdasında Bihruz mesela kendi kendine Fransızca kelimeler.
Bir şey olur işte.
Ben kes köse ilk orada görmüştüm.
Bazılarını da uyduruyor.
Fransızca bilmiyordum.
Kesköseyi oradaydı.
Yani ulan nasıl deniyormuş bu falan diye.
Çünkü böyle kesköse diye yazar.
Neyse Bihruz o kadar şeydir ki aşk olduğu kızın öldüğüne inanır.
Biri onu kandırır işletir.
Bihruz böyle bir romantik melankoliye düşer.
Tam batı tipi bir aşk.
Sonra kızın yaşadığını öğrenince hayal kırıklığına uğrar.
Çünkü batılı aşkı bozulmuştur.
Yani aşkı bile Batılılar için yaşar.
Şövalye romanlarındaki aşk ya onun Fransız romanlarına yansımış halinden bilir.
Ya da Çıpsedli'de Meftun Bey vardır mesela ama orada gelişmiştir artık.
Meftun Bey yoz kapitalist bir figürdür.
Artık o böyle para saçmaz.
Felatun'la Bihruz para saçarken Meftun Bey... Adı da Meftun zaten.
Evet yani aynen.
Meftun Bey şey böyle para gözdür.
Yakup Kadri'nin bir başka şeyi kiralık konakta da Seniha karakteri vardır.
Buradaki Leyla karakterine benzer.
Peyami Safa'nın da sözde kızları herhalde şey yapıyorsun.
Orada tango diye bir ifade kullanır abi.
Tango, dans olan tango.
Böyle ne bileyim sürekli makyaj yapan, süslenen, işte özgür bir cinseler süren ve namuslu aile kızlarını kandırıp işte ne bileyim bu süfriyi hayata alıştırıp bir nevi kötü yola düşüren insanlara tango der Peyami Safa.
Bak batı kültürle nasıl özdeşleşmiştir.
Dolayısıyla böyle bir şey var.
Hocam bu süfli lafı nereden geliyor?
Çok eskiden çok kullanılır.
Biraz yaşı büyük olanlar da kullanır hala bunu.
Şimdi eskiden süfli olmayanlar vardı.
Süfli lafı kullanılabiliyordu ama bugünkü tüketim toplumunda süfli gibi bir laf kullanırsan ucu sana da gelebileceği için laf tedavilden kaldı.
Aslında çok güzel bir laftır bu.
Ne demek hocam?
Nasıl diyeyim böyle ya yozlaşmış, geçici, perennial.
Yani tam sözlük anlamında yazayım ama benim anladığım bu.
Ne bileyim böyle işte hoppa.
Yüzeysel.
Yüzeysel ama süfliyi bir de böyle söyleyene büyük bir otorite verdiği için çok güzel.
Hoppa seni de hoppa gösteriyor.
Ama sifri sanki böyle.
Siz bir yargı veriyorsunuz.
Evet böyle sanki hadis-i şeriften ya da divan edebiyatından bir kelime fırlatıyormuşsun gibi ya.
Hani bazen kelimenin duruşu da vardır.
Çok muhteşem bir kelime.
Berna Mora'nın Alafranga Özentilik'ten Alafranga Hayniye'de kısa bir makalesi var.
Oraya da bakabilirler yani.
Çok güzel bir makale.
Çok güzel şeymiş.
Benim ekleyeceğim bir şey var ama.
Burada bir tane şey farklı.
Birazdan da göreceğiz.
Bizim yozlaşmamızda nasıl yavaş yavaş işte Meftun Bey'le kapitalizm, paragöz bir figür girmişti.
bizde şimdi cinsellik ve kadınlar araba sevdasında ve felatun beyde bir hoppa erkek vardı paraları saçıyordu burada kadınlar var kadınlar cinsel olarak düşmüşler yani serbest cinsel hayat yaşıyorlar ve bu dönem için hiç kabul edilebilir bir şey değil erkekler de düşmüş onlar da eşcinselliğe savrulmuşlar
Ve onu kitapta tırnak içinde cinsi bir sapıklık olarak da görüyor ama direkt homofobi üzerinden kurmuyor kitap.
Herkes abi şehvet yani şehvet düşkünü.
Kitabın adı biraz oradan geliyor.
Tabii Sodom ve Gomorra.
Lut Kavmi.
Onu da anlatacağım.
Onun çok ilginç bir hikayesi var.
Niye Sodom ve Gomorra deniyor?
Şimdi abi buradan bunun nedeni de şu.
Yani neden bir anda ihale kadınlara kaldı?
Neden cinselliğe döndü olay?
Bu benim görüşüm.
Yani böyle bir tipotez atmak istiyorum.
Biri demiştir belki de...
Birincisi Birinci Dünya Savaşı'nda kadınların erkekler uzakta kaldığı için hani askere maskere gidiyor.
Orada bir telaş oluyor.
Yani şey olarak hani geride bırakılmış.
Mecburen sosyal hayata çalışma hayatına giriyorlar.
Aynen çalışma hayatına giriyor.
Ve erkekle kadın yan yana çok geliyor.
O dönemin dergilerinde falan hani erkekle beraber çalışıyorsanız böyle konuşmayın diyen var.
Kıyafetlerde yavaş yavaş açılmalar başlıyor.
Yani biraz yavaş yavaş hani modernleşmeye başlıyor.
Hatta garip şeyler var.
Beyaz Ruslar geliyor kadınlar.
Bitleniyor burada abi.
Saçlarını vurduruyorlar.
Bizimkiler de Rus başı diye onu... O da moda oluyor.
O da moda oluyor.
Böyle bir...
Saçma şeyler de var.
Bir bu iki işgal edilmiş İstanbul'da.
Bir hani nasıl diyeyim namusunu kaybetmiştik.
Bir domino olunmuş hissi de var.
Dolayısıyla o hisler birleşince kadınlarla ilgili modernleşmeleriyle ilgili duyulan cinsel tereddüt ve ahlaki yozlaşma algısına bir de imparatorluk başkentinin payitahtın emperyalistler tarafından işgali eklenince böyle bir cinsel tansiyon üzerinden kendini göstermiş.
Bizim yozlaşmışlıklarımız öyle gösteriş yozlaşması değil.
Bizim yozlaşmışlıklarımız aynı Sodom ve Gomorra'dakilerden gibi seks olarak düşmüşler.
Şeffete düşmüşler.
Tenin günahını işliyorlar yani anlatabildim mi?
Kibir değil onların günahı.
Hocam Nurdoğan Gülbilek'te Türk romanı hakkında önemli eserleri, çalışmaları olan bir hocamız.
Onun da Tanzimat romanından itibaren batılılaşmanın hep bir kadınsılaşma, efemineleşme endişesiyle özdeşleştirildiği ve dolayısıyla kadınlar üzerinden kurulan erkek egemen bir söylemle eleştirildiğini söyler.
Doğru.
Yenilmiş bir yerde ondan başka bir şey olamaz zaten.
İktidar kaybı gibi.
İktidar kaybı var.
Yani mevzu hakikaten imparatorluk emasculate edilmiş, hadım edilmiş.
Ve erkeği de, subayı da iyidiş edilmiş.
Subayı da iyidiş edilmiş hissediyor.
Hikaye o yani.
Çünkü erkekler de gayleşmiş mesela.
Anlatabildim mi?
Sodom ve Gomorra'ya da o yüzden bağlı.
Sodom ve Gomorra ne abi?
Eski Ahit'te.
Tamam mı?
Hazreti İbrahim'in yeğeni galiba.
Hazreti Lutru'nun da başında olduğu iki şehir var.
Sodom ve Gomorrah.
Burada o tabi kutsal kitabın mantığı içinde cinsel şehvet, işte ne bileyim cinsel license denir.
Cinsel serbestlik çok artıyor.
Hatta eşcinselliğe varıyor.
Ve eşcinsellik çok açıkça uygulanmaya başlıyor.
Ve Allah burayı yok edecek.
Tamam mı?
Bu ahlaki çökmüşlükten dolayı burayı bu eski ahitten adını helak ediyor.
Yanlış anlaşılması bu eski ahitteki şekliyle.
Bunun da görevli melekler de İnsanlı suretine girip bunu ilk önce Hz.
İbrahim'e söylüyor.
Hz.
İbrahim yalvarıyor, yakarıyor diyor ki yani yapmayın etmeyin.
O zaman diyor ki Allah-u Teala git bana 10 tane iyi insan bul, namuslu insan bul yani mümin bul diyor.
Hz.
İbrahim bulamıyor 10 kişiyi.
Sodom ve Gomorra öyle bir şey.
Sonra 2 tane melek yolluyor.
Bunlar da haberci olarak Hz.
Ülüt'e gidiyorlar.
Hz.
Ülüt'ün evindeyken Sodom ve Gomorralılar evi kuşatıyor.
Misafirlerini bize ver diyor.
Ve muhtemelen ırzına geçecekler.
İngilizce baktım.
To know them carnally demiş.
Bu ırza geçmek demek.
Yani Hazreti Lut diyor ki size kızlarımı vereyim isterseniz diyor.
Orada da bir şey alt metin var.
Yani heteroseksüel olun tekrar gibi bir alt metin olduğunu söylüyorlar.
Neyse tabii ki vermiyorlar.
Melekler bunları kör ediyor.
Kapıyı göremiyorlar bunlar.
Ve gidiyorlar.
Giderken de Hazreti Lut ve ailesini kaçırıyorlar oradan.
Ve şehrin üstüne sabah gün ışırken kükürt ve ateş yağdırıyorlar.
Ve Sodom ve Gomorra'yı helak ediyorlar.
Şeyde diyorlar ki Hazreti Lütfü Aleyhisselam, sakın geri bakmayın.
Hazretimizin karısı geri bakıyor ve bir tur sütununa dönüşüyor.
Oranın coğrafyasını düşünürsen mantıklı oluyor yani tur sütununa dönüşmek falan.
Şimdi bugün hani niye tur sütununa dönüşün?
Bu hikayede nuti dediğimiz yani bu hep böyle eşcinsellikle, eşcinsellikle bir cinsel deviyasyon olarak yani.
Yani daha doğrusu şehvede düşmüş bütün cinsel pratiklerin içinde belki özel bir yeri var ama aslında bütün şehvetin tamamı düzen sağlamak isteyen, aileyi önceleyen dinler de lanetlenmiştir.
İşte İstanbul'u da Sodom ve Gomorra'ya benzetiyor.
Hatta İstanbul adı Beyoğlu ve Şişli.
Bir noktada balkona çıkacak ve İstanbul'a bakacak, gerçek İstanbul'a.
Orada çok güzel bir pasaj var 192-203. sayfalarda.
Muhteşem bir kısım var.
İstanbul'dan bahsediyor.
Necdet Beyoğlu da bir partiye gitmiş, yine Deka'dan.
Bir eyes wide shut ortamına gitmiş.
Oradan da çıkıyor.
Balkonda sigara içerken İstanbul'u görüyor.
Ve İstanbul'a bakıp utanıyor.
Bu ilkbahar gecesinin son saatlerinde o her zamandan çok munis ve ruha yakındır.
İstanbul'dan bahsediyor.
Necdet sessiz karanlığın içinden kolunu uzatıp onun esmer sırtını okşamak.
Onunla bir gizli dertleşmeye girişmek istiyordu.
Orada bu ev gibi evlerden eser yoktu.
Yani böyle içinde cinsel parti yapılan evlerden eser yoktu.
Yani bu ahlaksızlara karşılık.
Babaları savaşa gitmiş yavrularının beşiğini sağlayan temiz ve sabırlı kadınlar.
Vücutlarını Allah tarafından kendilerine teslim edilmiş bir kustalı emanet gibi saklayan genç kızlar.
Bunların üstüne şefkatle titreyen nur yüzü niyeler ve Anadolu'ya dair son iyi haberleri bildiren gazeteyi bir muska gibi devşirip cebine yerleştirdikten sonra sanki kendisi bütün dünyanın hazinenine sahip bir adam kadar mesut hisseden fakir vatandaşlar vardı.
Necdet hemen onlara doğru gitmek için yüreğinde ateşli bir arzu duydu.
Tıpkı günahlarının kefaretini malıyla, canıyla ödemeye giden ilk çağın tövbelileri gibi yalın ayak, başı kabak, arkasında bir kısa gömlekle, dizlerini taştan taşa vurarak, dirseklerine dayanıp yerlerde sürünerek onlara, onlara gitmek istedi.
Onlara gidip diyecekti ki
Öbür tarafta neler oluyor bilmiyorsunuz.
Garp medeniyetinin bütün lağımı öbür tarafa boşandı.
Bir parça temizliğe düşkün, titiz bir adam için orada bir dakika soluk almaya imkan kalmadı.
Tıkanıyorum.
Bana biraz temiz hava, biraz temiz hava veriniz.
Derdim büyüktür.
Size söyleyeceklerim var.
Siz bilmiyorsunuz asıl işgal, asıl istila öbür tarafta oldu.
Düşman çamurlu çizmelerle bizim evlerimize kadar girdi.
Ne diyorum?
Bizim yataklarımıza kadar.
Halbuki sizin yalnız sokaklarınızda dolaşabiliyorlar.
Sizin evleriniz sarılmış kalelerdir.
Fakat henüz zaptolunmamıştır.
Yani evet siz de aynı işgal altındayız ama biz bunları koynumuza aldık.
Biz bunları sosyal hayatımıza aldık.
Biz bunları kendi mahallenizde bunlara yalaklanıyoruz.
Bizim düştüğümüz yer sizin geçici olarak bulunduğunuz yerden çok daha kötü Beolda ve Şişli'de diyor.
Sizin evleriniz sarılmış kalelerdir.
Fakat henüz zaptolunmamıştır.
Öbür taraftakilerin ise hepsi birer birer düştü.
Her birimizi bir ayrı çırpınışla oynatmaya başladılar.
Dün bizim önümüze göz kaldırmayan tayfalar şimdi etrafımızı almışlar bizi seyrediyorlar.
Bize el çırpıyorlar ve içimizden her yuvarlanana kahkahalarla gülüyorlar.
Ben işte bu utanılacak ve yüz karartıcı meydandan geliyorum.
Bu meydanın ben en gülüç, en maskara oyuncularından biriydim.
Başlangıçta bana alkış tutanlar şimdi yorulup bıyık altından gülmeye başladılar.
Devam ediyor.
İşte biz bir pula satılmış kıymetsiz esirleriz ve bizi bir pula satın alanların zevkine gülerek hizmet etmekteyiz.
Lakin siz bana söyleyebilir misiniz ki azatlık saati ne vakit çalacaktır?
Bunu bilmemiz lazım gelir.
Yani ne zaman kurtulacağız bu eziyetten diyor.
Şu halde söyleyin bana azatlık saati ne zaman çalacaktır?
Şu yan tarafta şu mor dağların öte yakasında görür gibi olduğum kızıllık bir yangın başlangıcı mıdır?
Yoksa orada bir şafak mı sökmeye başladı?
Size bahsettiğim şu çağdaş sodomun üzerine Allah'ın ateşi orada mı yağacak?
Yani ölecek olsam da bu yanışı görmek istiyorum diyor.
O artık İstanbul'a karşı.
Oradağların arkası da Ankara olabilir mi hocam?
Güneşin doğduğu.
Güneşin de olabilir.
Herhalde onu yani Anadolu'yu kastediyor.
Peki hocam biraz fazla romantize edilmiş ve kutsallaştırılmış değil mi?
Evet.
Halka dair söyledikleri yani o tertemiz hiçbir günahı hiçbir kötü huyu hiçbir çıkarcılığı bencilliği olmayan bir halk.
O açıdan bir intikam metni bu.
İstanbul basını işte ne bileyim milli mücadele sırasında yaşananlar.
Milli mücadele.
Ülkemize destek vermeyen İstanbul'un elitleri, kalburüstü elitleri ki daha sonra bunlar Cumhuriyet'e sızıp inkılapları da sulandıracaklar argümanı defalarca Kemal Tahir'de başta Şeke Süreyya ve Doğan Avcıoğlu'nda ve dönemin entelektüellerinin hepsinde vardır.
Bu da kadrocu.
Dolayısıyla hıncı var zaten.
Dolayısıyla bu kısım bu kadar kötü olmak zorunda değil ama doğruluk payı var.
Çoğunlukla doğru hakikaten.
Bir de benim aklıma şey geliyor hocam, o tam 27-28'de yazıldı dediniz siz.
Daha doğrusu yayın, namla tarihi.
Bu aslında yazdıkları şeylerin muhakkak ki bir doğrudan muhatabı var.
Yani birilerine hedef alarak yazıyor.
Yani doğrudan bir kişi olmasa ya da bir aile olmasa bile onların bir toplamı, onların işgal döneminde İstanbul'da yaptıkları acaba kimlere hedef aldı?
Muhayelesinden yaratmış değildir muhakkak ki bu şeyleri.
Var var işte böyle bir düğünün eskisi bir kadro var yani.
Doğan Avcıoğlu da anlatıyor ama bu bölümde de anlatık.
Zaten mesela Leyla'nın babası yani bu böyle hoppa kız.
Necdet'i oynatan ama bütün herkese çıkan ve dolayısıyla yani kadınlığını kullanarak ama şımarıkça da böyle bir plana dahil olma.
Ahlaken çökmüşlerin başı olan.
Seniha'nın yeni versiyonu olan Leyla'nın babası mesela İstanbul işgalden kurtarıldığında gelen Anadolu'daki askerlerine böyle işgal ordusu gibi bakıyorlar.
Orası çok garipti.
Yani onun da mesela çok güzel bir yeri var.
288'de.
Bak İstanbul kurtarılmış.
İngilizler bir şey yapar diyor.
Okusun da değil okusun da okuyacağım.
O senin dediğin yer şey.
Leyla'nın babası İngilizlerin İstanbul'a döneceğini, İstanbul'a gelen bu yeni rejimin ve Anadolu askerinin bir anda bir anarşi yarattığını söylüyor.
Şey diyor.
E ne zapt kaldı ne rapt kaldı söylüyor.
Söz ayağa düştü.
İşte anarşi denen şey budur.
İstanbul kurtarılmış o kadar işbirlikçiler ki onu anarşi olarak görüyor.
Başka bir yerde de şey diyor.
Bu çok devam etmez göreceksiniz.
İngiltere yeni tedbirler almak zorunda kalıyor.
Bizde hep böyle biri vardır.
Yani batılılaşırken bir de okullar eğitimde de batılılaşıyoruz.
Sadece kültüre olarak batılılaşınca böyle oluyor.
Yanlış batılılaşma o. Kültürle batılılaşıyorsun.
Sanki Fransızca konuşursan falan.
Bu tuzağa herkes düşmüştür.
Batıda eğitim alan ben de düşmüştüm.
Ama lisede falan çıkman lazım yani.
Üniversitede bir noktada anlaman lazım ki o şöyle değil.
Ve onun üzerinde hani böyle şey vardır ya.
Ay ne güzel ki lisede evleniyorlar falan.
Hani oranın kültürü din bile olsa alır.
Burada tam tersi şey yapar.
Gardırop batıcılığı dedik.
Gardırop batıcılığı aynen öyle.
Tango işte ya.
Tango diyordu şey Peyami Safa'nın.
Tango bir de Arjantin hocam ne alakası var?
O dönem yapıyorlar.
Dans çok önemli abi.
Fox Trotter, tango, Charleston.
Bütün şey zaten jazz bantlar böyle.
Müzik hemen geliyor hep müzik üzerinden.
Bar üzerinden.
Tango özel kez sembolik bir dans.
Çünkü erkek ve kadın çok yakın.
Birbirine temas ederek.
Resmen tangoda sevişiyorlar yani.
Anladın mı?
Özendirilen bir şey.
Tango'yu özendiriyorsunuz hocam şu anda.
İnsanlar tangoya mı?
Yani 2025 senesinde o kadar geriye düşmemişizdir diye tahmin ediyorum.
Şimdi Leyla bak Leyla tekrar hatırlatırım Leyla abi zengin kızı tam zengin kızı da değil Necdet'i bir kenarda tutuyor bir tane yüzbaşıyla kırıştırıyor başka biriyle bir şey gidiyor bunlarla sevişiyor biriyle ata biniyor böyle olala falan gibi bir kız tamam mı böyle
Öyle bir kız hayal edelim.
İstanbul'un kurtulduğu gün sokakta Anadolu'dan gelen askerleri gören Leyla'nın kendi halkını gördüğündeki tepkisini buradan okumak istiyorum kitabımı çevirerek.
Leyla dediğim gibi nişantaşılı, batılı bir ailenin kızı.
Cinsel olarak çok aktif.
Necdet'le ayrı, Yüzbaşı Reed'le ayrı işte ne bileyim.
Herkesle işini gören bir karakter ve kitapta hani o İstanbul Burcuvası'nın yoldaşmasını ve halktan kopuşunu sembolize ediyor.
Ve bunun en güzel bu görüşü en güzel şeyde görüyoruz.
Anadolu'dan gelen askerlere Leyla'nın algılayışı.
Lakin bu sokak, bu sokakların mütecaviz sevinci yani işgalden kurtulduk diye halk seviniyor ya.
Bu sokakların kaba kaynaşları olmasaydı.
Keşke bu olmasaydı yani.
Anadolu denilen yerden bir takım askerler geliyor.
Bir hükümdar, bir hırsız gibi geceleyin kaçıyor.
Bir yerde bir gazeteciyi parçalıyorlar.
Ali Kemal.
Bir devlet batacak, yerine başka bir devlet çıkacak diyorlar.
Öbür yandan denizin karşı yakasından bir takım kocaman siyah kalpaklı adamlar ortaya çıkmaya ve yavaş yavaş her tarafa yayılmaya başlıyor.
O kuvağının sembolü ya kalpak.
Ne fena giyinmiş, ne kaba saba bu adamlar.
Hepsi de bir yaban hayvanları avından dönmüş gibi toz toprak içindedirler.
Senin vatanını kurtarmak için toz toprağa battılar ama neyse.
Lakin her yerde saygı ve itibar gören de bunlardır.
Ne acayip ne mantıksız bir hal.
Sakın yeni devrin efendileri bunlar olmasın.
Ve bu düşüncelerle Leyla'nın yüreğine bir derin tasa çöküyordu.
Bir gece rüyasında bu tıraşı uzamış kalpaklı adamlardan birinin kendisini esmer pençeler arasına alıp sert göğsünün üstünde tutarak bir yalçın dağa doğru kaçırdığını gördü.
Ve uykusunun içinden öyle bir feryat kopardı ki bütün ev halkı ayağa kalktı.
Bir başka gün alışveriş ettiği mağazanın camikanından iki iri ve kara gözün kendisini yiyecek gibi baktığını gördü.
Az kalsın elindeki eşyayı yere atıp çığlıklar kopararak kaçıp gidecekti.
Fakat kendini tuttu ve ondan sonra artık hiçbir defa, hiçbir defa evin kapısından dışarıya adımını atmamaya karar verdi.
Yani İngilizlerle, Fransızlarla, Amerikalı zengin Yahudi milyarderlerle işgal İstanbul'unda operaya giden, evine davet eden, at gezilerine çıkan, hayatı boyunca da pek Nişantaşı'ndan, Çişli'den bir yolundan çıkmamış Leyla, Anadolu askerini gördüğü zaman kara kalkaklı tıraş olmamış adamlar, işgal ordusu tıraş olabiliyordu ama seni kurtaranlar tıraş olamadı.
Onları görünce yaşadığı panik.
Halktan kopuşu.
Biryantinli İngiliz subayı.
O soğuk ama işte böyle elegan gözüken İngiliz subayı.
Kendisine aslında eşit muamelesiyle yapan İngiliz subayının arkasında kendisini kurtaran o Mehmetçikleri ve aynı zamanda oradaki subayları da bunlar kafasında kalpak var, üstleri başları bu ne falan diyecek noktaya getirdi.
Yakup Kadri'nin o komprador burjuva, Beyoğlu-Şişli bürokrasisi, finans dünyası falan...
Onunla yozlaşmış dünyasının bu ana karakterin ağzında görüşünde en güzel gösterdiği bir yerde bir yer daha var.
Bu da çok ajitasyon.
Orada da şu var.
Tramvaya iki bacağını kaybetmiş bir gazimiz biniyor.
1920 İstanbul işgal altında ve İngiliz subaylarla gezen bir kız.
Topukluyla eline basıyor.
Sonra özür dilemek yerine şey diyor.
Dur onu da Allah aşkına.
Onu oku oku.
Okuyayım değil mi?
Bir gün Necdet tramvayların birinde şöyle bir faciaya şahit oldu.
İki bacağı kesilmiş bir Türk askeri kendisine sığınacak tenha bir köşe bulmak için kalabalığın içinde bin zahmetle sürünerek tramvayın ön sağınlığına geçmeye çalışıyor.
Tam bu sırada bir durakta o taraftan içeriye doğru şuh fıkırdak bir kız girdi.
Yanında bir İngiliz zabiti vardı.
Oturmak için yer aradılar.
İngiliz zabiti kırbaçın ucuyla önden üçüncü sırada oturan iki kişiye kalkmalarını işaret etti.
Kız gülerek açılan yere doğru yürürken kısık bir feryat koptu.
Bu yerde sürünen zavallı kötü rüm askerin sesiydi.
Kız iskarpinlerinin sivri topuklarıyla burnun tek dayağına olan ellerinden birine basmıştı.
Hikaye yok ya elleriyle ilerliyor.
Lakin utanmaz kız bu hareketinden hiç sıkılmadı.
Ve deminki sırnaşık yüzü sert bir ifade alarak ayaklarının dibindeki hazin insan kalıntısına baktı.
Ne acayip diye söylendi.
Bu haldeki adam da tramvaya biner mi?
Hocam galiba bizim kuşağımız açısından şöyle bir yabancılaşma da oluyor.
Biz İstanbul ile Anadolu arasındaki farkı ve bunların birbirlerine bakışını tam tahayyül edemiyoruz şu anda.
Öyle bir Türkiye'de ve dünyada yaşamadığımız için.
Ama o dönem için çok enteresan bir karşılaşma galiba.
Tabii.
Leyla Anadolu'dan gelen askerleri sanki başka bir ülkenin askerleriymiş ve başka bir ülkeden buraya gelmişler.
Ama bak Şekil Süreyya gibi Türklüğe aşık, Türklere aşık giden bir adam bile burası neresi falan diyor ya.
Yani ilk bölüme giderlerse su yaran adam da var ya çok fark var hakikaten.
Anadolu halkı fakir ama hakikaten nasıl diyeyim sert tabiatlı ne bileyim böyle iyi savaşan.
Ama çok fakir.
Çok fakir.
Çok fakir yani.
Çok fakir abi.
Suyari adamda görüyoruz ya şimdi burada da.
Rus köylüsü falan diyorlar ama o kadar değil galiba bizim.
Evet ama orada da şey var Rus zengini de Türk zengininden daha zengin ya o her yerde olan bir şey.
Şimdi Türkiye'de insanlar bir türlü zihni prangalarından kurtulamadıkları için şu zengin fakir işini bir türlü mantıklı bir şekilde protesto edemiyorlar kendi kafaları içinde.
Yani işte o devletçiliği Anadolu halkında hala duruyor.
Yani bu devlet var ama o devletten kim tereyağını balı kim yiyor bunu anlayamadıkları için hala anlatabildim mi?
Çok sağcı çünkü %95'i sadece Türkiye'de insanların.
Eğer etnik bir kimlik meseleleri ya da dini bir kimlik meseleleri yoksa genelde böyle gücün kendisi, bir imparatorluk aldığı için güçle bir problemleri olmuyor, hiyerarşiyle bir problemleri olmuyor.
Direkt canları yanmaz.
Ama orada bir hani bir devlet var, tamam o devlet birçok şey yapıyor ve o devlet için sen kendini feda ediyorsun ama bir yandan da yan da bu kurulan sistemde genelin çıkarına aykırı şekilde kendini zenginleştiren insanlar var.
Bu çağda da var.
O bugün bile hani göze ancak sosyal medyada çarpıyorsa o gün hiç çarpmıyordur.
Adam aslında bazen Twitter'a düşüyor böyle işte dekadan bir hayat yaşayan ve aslında o paranın nereden geldiğini de bilmiyoruz bir tip çıkıyor.
Videosu çıkıyor falan.
Daha çok gençlerde oluyor araba kullanırken.
O adamı gösteriyor sana Yakup Kadir'e.
Biraz da şeyi suçlayarak ama bu var.
Bir de savaş dönemi harf zenginleri diye bir şey var.
Hep unutuyorum.
1338 zenginleri mi?
1335 zenginleri mi?
1328 zenginlerim.
Her seferinde unutuyorum.
Altı yazarım.
Tarih ne zaman zengin?
Her savaşın bir zengini oluyor.
Hayır bu ama şey olarak çünkü IAŞ meselesinden.
Bir yandan hızlı zenginleşenler var.
Bir yandan azınlıklarla ilgili problemler var.
Kitap azınlıklara karşı da çok şey.
Orada bir Ermeni düşünüyor.
O da çok güzel bir pasaj.
Yani kitap azınlık karşıtı da aynı zamanda paragöz gibi.
Yani Levanten, azınlık, İstanbul.
Yani yeni kurulan Türk Cumhuriyeti'nin Anadolu'ya dayanan, Türk milletine dayanan kimliğine ters herkes.
Onu bir antitez olarak İstanbul'un.
Bağlantısı olan Türkçe konuşsa ve Müslüman olsa yani Türk olsa dayı.
Ya da elevantense orada mesela bir Ermeni bir barda oturuyor ve onunla ilgili şu ifadeyi kullanıyor.
Yani açıkça ırkçı bir ifade.
Şöyle diyor.
Belki de şu an kendisini birdenbire zengin edecek en kolay vurgun şekillerinden birini tasarlamaktadır.
Yani baktığında orada şeyi de görüyorsun.
Irkçılık da var orada.
Anladın mı?
Azınlıklara karşı da düşman.
Çünkü o dönemde zaten mübadele falan da olmuş.
Türk diye yeni bir millet çıkmış.
O çerçevede batıyla ilişkili... Hem işbirliği hem muhbirlik yapmakla itham ediyor.
Abi emperyalizm bir parçasıysan çok para var ya o işte.
Bir kere o ticarete girdin mi bir de yani zaten yeni kurulan ülkeyle de bir kimlik birlikteliğin yok.
Çok doğal şeyler.
Dolayısıyla hep böyle bir İstanbul'un bir işte Sodom Gomorra abi.
Yok ki yani kükürtle.
Abi kükürtle diyor ateşle diyor ya bak kitabın başında Sodom Gomorra şeyinde şey diyor.
Bunların hepsi geçer unutulur diyor yani bu da geçer yahu diyor.
Ateş her şeyi temizler.
Bir başka yerde ateşin temizlemediği pislik yoktur.
Burasının Sodom ve Gomorra olması ahlaksıza batmış olması değil oradaki alegoriye.
Yok edilmesi gerekiyor olması.
Bu yanlış anlaşılıyor.
İstanbul, daha doğrusu Beyoğlu ve Şişli, Sodom ve Gomorra çünkü ahlaksız.
Argüman bu değil.
Beyoğlu ve Şişli, 1920'lerin Beyoğlu ve Şişlisi, Sodom ve Gomorra çünkü üstüne ateş ve kükürt yağdırıp onu helak etmeliyiz.
Burada alegori yok et diyor.
Acaba devrimin daha radikal davranması yönünde bir şey mi bu?
Metafor mu?
Bence öyle.
Kadro falan da vardı ya.
Çünkü bunlar şeyi sezmişler.
Biz yaptık burada 10 kişi ama Ankara'da bozkırın ortasındayız.
6 tane binayla böyle kendi kendimize bir şey yapıyoruz.
Bunlar buraya sızar şeyi var.
Ve sızdılar da.
Ya da İstanbul bütün kötülüklerin anası bir şekilde ortadan kaldırılması.
Beoluş işte abi İstanbul'da değil.
Yılanın başının ezilmesi lazım.
Tabii tabii.
Benzer bir metafor ya da benzer bir algılayış Tevfik Hükümet'te de olduğu için.
Evet siz o da muhteşem bir...
Siz şiiri... Bunu da Mehmet Kaygar'ın Ütopya'dan Düstopya, Yap Kadın Ankırsı kitabında geçiyor bu benzetme.
Benim kendi aklıma gelmedi.
Ama şiiri buldum.
Bak orada da şey var.
Yani ufuklarını bir inatçı siz sarmış.
Yani bir akkaranlık.
Bak akkaranlık.
Oksimoron.
Hep örnek arıyoruz bulamıyoruz ya.
Bir zulmeti beyza ki, ki bu da sanırım bu Hz.
Musa hikayesinde geçen bir ifade bu galiba.
Hani firavunla şey yapıyor sonra helak ediyor onu.
Ve kitapta sürekli eski ahitlenen hikayeler var ya oradan da benziyor aslında.
Bir zulmeti beyza ki peyapey mütezait, bir akkaranlık ki gitgide büyüyor.
Her şey bir tozlu kesafetten ibaret.
Bütün elva.
Her şey bir tozlu yığından ibaret.
Bütün manzara.
Falan filan diye gidiyor.
Size benziyor hakikaten.
Şiirde bulunmak kadar.
O da böyle sisli.
Hani nasıl diyeyim?
İnatçı bir sis tarafından içine bir akkaranlık büyüyen bir tozlu yığından ibaret olan ve bize layık olan.
Lakin sana layık bu derin sürte-i müzlim.
Yani bu karanlık örtü.
Sana layık.
Layık bu tesettür sana.
Bu tesettür, bu örtü sana layık.
Zulümlerin sahnesi.
Yani mezalimin sahnesi zaten sana da bu layık falan diye hani o aynı mesaj orada da var.
O pespaye İstanbul Allah seni nasıl biliyorsa öyle yapsın şeyi.
Yani güzel tahrik ediyor seni.
Adam geliyor bir de hihi diye iğrenç bir tip geliyor işte evinin kutsal yerine kendine sefaat köşesi yapıyor ve orada Türk kızları gidiyor oraya anladın mı?
Yani şimdi bu 1920'de kutsal köşeden çıkmış bir ortamda okuyan herkes için çok tahrik edici bir şey.
Bu kitap öyle geldi bugünlere yani.
Yabanda da vardır ya biraz hani herifin şeyi.
Peki hocam diğer iki kitabı da konuşacak mıyız?
Düşlemenin ortasından başladık ama.
Valla konuşuruz bilmiyorum.
Tepkilere bakar.
Bence biraz hani kodekse çakışmasın istiyorum.
Hep birbirine benzemesin.
O yüzden Yaban Dishonored ve Gomora'yı seçtim.
Çünkü Yaban daha bilinen bir roman ama.
Zaten o konular az çok yeryazımda falan vardı.
Herhalde Yaban'ı yaparız.
Fakat burada aşırı derecede kutsallaştırdığı Anadolu'yu Yaban'da biraz yermiyor mu sizce de?
Abi orada dediği şöyle, Anadolu'yu o kadar kutsallaştırmıyor işte.
Burası o kadar kötü ki Anadolu'daki kahraman yani şey olarak.
Bu aslında buradaki problem Anadolu'yu kutsallaştırmak değil.
İstanbul'un mevzudan ne kadar koptuğunu, daha doğrusu İstanbul'un bir kısmının mevzudan ne kadar koptuğu ve o mevzudan kopan kısmı da hani Cumhuriyet'in tereyağını, balını bunlara vermesek mi gibi bir şey var.
2-3 sene sonra da kadro kurulduğunda Yavkadir de o ekipte olacak ve bu mesajı da açık açık verenlerin arasında olacak.
Kendisi hiç şeyden anlamamasına rağmen yani kadronun diğer şeyleri gibi bir uzmanlığı olmamasına rağmen aralarındaki tek ekonomi, siyaset falan ya da ideoloji o konulara girmeyen adam olmasına rağmen kadronun imtiyaz sahibi olacak.
Yani Yavkadir geleni görmüş.
Geleni görmüş müdahale etmeye çalışmış.
İlk şeyi bu.
Kadronun hesabı da Yavkadir'e kesildi gibi oldu hocam.
Tabi tabi.
Adamı gönderdiler.
Bu adamı çok gereksiz yere 15 yıl geri de gelemedi.
Diplomatlık yaptı.
Şevket Süreyya Bahçeli evlerde oturdu.
Ama ne kadar etkili işte.
Orada da şey anlayalım.
Kadro bölümünde anlatacağız.
Şeket Süreyya bir kimse değil.
Hiç kimse.
Kadro öyle biri değil.
Önemli bir fikir.
Önemli ki sürüyorlar.
Şeket Süreyya hiç böyle sürmediler.
Şeket Süreyya sürülemediği için kendini sürdü.
Çünkü önemli değil onlar abi.
Onlar 1925'e karışmış.
Yani böyle bizde de oluyor 20 sene öncesinden şey çıkıyor.
Ama onu zaten elimle etmek istedikleri zaman orada kapı gibi 1925 tevkifi falan filan var.
Onlar böyle belli bir kesim dışında da Şeket Süreyya'yı bu ikinci adam tek adamları falan yazana kadar.
Dar bir çevreye hitap ediyorlar.
Kadroya hitap ediyor.
Kadroya hitap ediyor ve bir de zaten sonra bürokrasa dönüşüyor.
Yani 1950'de, 1960'da Vedat Nedim Törüş herkes sürüyor ama Yakup Vadiri herkes bilir.
Daha etki alanı var o yüzden hiç geri gelemedi Yakup Vadiri zaten.
Edebiyatçılığı nasıl buluyorsunuz hocam?
Çok şey değilim.
Bir melodi eksikliği var abi.
Araya böyle mesela demin dedim ya kaba saba başı kabak diyor mesela.
O soundunu hiç yani beni kalem hiç sürüklemiyor.
Üstü buna dağınık mı diyorsunuz yoksa?
Yok abi kullandığı kelimeler beni böyle hayran bırakmıyor kendine.
O fali rıfkıdaki gibi hani Allah'ını bulmuş Muhammed gibi bir ifade kafama gelmiyor.
Olup götürmüyor sizi.
Mesela öyle değil.
Fahri Rıfkı Büyük Hazar.
Evet ama Fahri Rıfkı roman yazmamış.
Doğru düzgünüm.
Bilmiyorum romanı var mı Fahri Rıfkı?
Hep Seyahat falan okudum ben.
Yani romancı olanı bu.
İyi bence ama zevk için Yakup Kadir'i okumam.
Zevk için Kemal Tahir okurum.
Hatırladın mı?
Yine Kemal Tahir'i öptünüz hocam.
Ya da ne bileyim.
Zevk için Victor Hugo okurum.
Yani ortasından da.
Zevk için Charles Dickens okunur.
Türklerden bulamadık lan.
Çok şu anda Nişantaşı Burcuvası gibi gözüküyorum.
Karesin.
Ben bir şey sorayım hocam.
Ya böyle romanlarda genelde kahramanlar bir yerden sonra bir aydınlanma yaşayabiliyor.
Ay
Necdet'te öyle bir şey beklediniz mi?
Necdet?
Ay ay ay en önemli kısmını unuttum.
Sempati duymakla kalmayıp mücadeleye katılması gibi bir beklenti oluştu mu sizin?
Yok oluşmadı.
Oluştuğu yerde tam bir İstanbul şey olduğu için bu hani Leyla'nın bu dekadan hayattan kendini sıyırdığı noktada Kurtuluş Savaşı bitmişti.
Ama gene de bir Necdet'in kurtuluşu var ve bu kurtuluş çok önemli.
Çünkü Necdet o ana kadar, şimdi Leyla figürü tam bu kitapta da öyle bir cümle var, başka bir yerde geçiyor.
Deva'yı derdin geldiği yerde arayan, batılaşmada arayan, ahlâken çökmüş, yozlaşmış bir figür.
Necdet de özüre dönmeye çalışıyor, düştü çıkardan çıkmaya çalışıyor.
Çıktığı noktadaki ifade hakikaten tam Cumhuriyet'in beklediği insanı anlatıyor.
Şimdi Necdet İstanbul kurtulmuş, Necdet Leyla'yı unutmuş, sokaklarda dolaşıyor ve Necdet'in kurtuluşu.
Ama Necdet de bir İstanbullu sonuçta ve tabii Necdet de en büyük kitapta da bazen Necdet kendini en büyük ızdırabı çekmiş olarak görüyor.
Yani Necdet'in ızdırabı bambaşka çünkü tam o işgal ordusu subaylarının hani Türk kadınlarıyla flört ettiği, Türk'ün elinden kadını aldığı anlarda köşklerde yaşıyor ya Necdet'e çok mutlu.
O da da kendi ısrabı, kendi tahayyülü.
Orada çok güzel bir ifade var.
281. sayfada.
Necdet'in kurtuluşu.
Necdet'in yani salvation'ı, kurtuluşu.
İşte ben de bu kitaptaki karakterler gibiyim arkadaşlar.
Orada anlattığı şey birkaç kelime çok bize önemli ipuçları veriyor.
Bundan başka düşmanın saadet zamanlarındaki zulüm ve ceberrutunu onun kadar yakından görmek bahsedilene uğramış bir Türk daha yoktu.
Yani bir nevi kendini başkumandanlık meydan muharebesindeki insanların üstüne koyuyor.
Çünkü bu bir Necdet.
Yani ben Necdet'i de sevmedim.
Bunun içindir ki şimdi bu düşkünlüğün manzarasındaki heybetli manayı, bu çöküşteki destansı faciayı eşsiz bir coşkunlukla tadıyordu.
Yani İstanbul'dan kaçmak zorunda kalan İngiliz ya da böyle giden İngiliz subayları, onların suratlarına düştü falan onları görmekten en büyük coşkuyu da bu oluyor.
Savaş sırasında partiler yapmış bir adam katılmadığı bir savaşın elmasını, meyvesini en çok o yiyor.
Katılmadığı bir savaşın acısını da en çok o çekmiş.
Acısını da o en çok o çekmiş.
Çünkü budur.
Bu yuva budur abi.
Yüksek.
Yüksek abi.
Yani acının en büyüğü de bunlarda.
Her şeyin en büyüğü bunlarda.
Ah hangi dil hangi kalem Necdet'in haftalardan beri yaşadığı coşkunluk ve heyecanı anlatabilir.
Kendisi bile bize bunu anlatamaz.
Çünkü o hak denilen tuzlu ve baharlı denizin içinde kaynayan bir zerre haline girmiştir.
Ferdi şuuru bu sonsuz milli şuurun içinde eriyip
Gitmiştir işte bu.
Necdet ne zaman insan oluyor?
Necdet ne zaman bizim için makbul oluyor?
O halk denilen tuzlu ve baharlı denizin içinde kaynayan bir zerre yani suyun içinde bir damla olduğu zaman.
Yani ferdi şuurunu bu sonsuz milli şuurun içinde eriyip gitmesine izin verdiği zaman.
Korporatizm.
Sınıfların birbiriyle çarpışmadığı bir Türk milleti.
Milli şuur.
Bunlar dönemin bir imparatorluk bakiyesinden devlet çıkarmak için ortaya konan slogan cümleleri bunu teklif ediyor.
Yani siz de kendi çıkarı için vatanı satan ehlikeyf burjuvalar diyor.
Siz de kendinizi denizde bir damla yapmaya hazır mısınız?
Burjuva kendini denizde damla para varsa yapar.
Para yoksa yapar mı?
Yaptılar.
Ama parasını alıp yaptılar mı?
Ama Necdet çok aydınlanmamış bence.
Necdet aydınlanmıyor.
Mesela Kemal Tahir'deki karakterlerin aydınlanması daha çarpıcı.
Yakup Kadri birkaç yerde o yüzden diyorum biraz bu ajitasyon kitabı ileri götürebilirdi.
Mesela birincisi bu.
Necdet'i biraz daha kötü lanse etmesi lazım.
Necdet çünkü çok kötü bir karakter.
Yani Necdet düşmüş.
Necdet Leyla peşinde kurtuldu.
Ne zaman İstanbul kurtuldu?
Necdet de kuvvacı oldu yani.
Ondan önce Necdet kafasına göre takılıyordu.
Bir Leyla'ya gidiyor böyle.
Necdet'in ahlaki aydınlanması çok yavaş oldu.
İstanbul burjuvası gibi hocam.
Evet çok böyle ılık oldu yani.
Bir tercihte bulunuyor ama işte bu bilinçli mi bilinçlisi mi?
Abi Leyla gitti bunu bıraktı.
Kuvvacı olurken ya da kuvva sempatizan olurken.
Necdet düşündü ben Leyla ile evlensem ne olur?
Bu sabah telefon gelir benim karım her gün beni üç kere aldatır.
Ben de bunu görmek zorunda kalırım.
Ben bununla evlenmeyeyim dediği noktada Leyla buna küstü.
Boynuzlanmamak için Necdet Leyla ile arasını bozdu.
Ondan sonra da o sırada sakarya makarya olurken Necdet de bunları barlarda haberini alıp bir anda uyanıverdi.
Hiç samimi değil yani.
Yani Leyla böyle hani evinin hanımı olsa falan filan Necdet evlenecekti onunla.
Ama işte savaş kazanıldıktan sonra kuvvacı olanlar
Hocam daha savaş kazanmadan sonra bile kuvvacı olmadı.
Bir kuvvacılık kalmadı.
Hiçbir şey olmadı.
Necdet savaş kazanmadan önce yavaş yavaş Lela'dan ayrılmaya çalışıyordu ama şu bir gün kalkıyor sabahtan akşama düşünüyor.
Sabah telefon çalar.
Bir tane subay bunu çağırır.
Ondan sonra öyle yapar.
Bu çıkar ben bir şey diyemem.
Adamla bütün gün gezer.
Sevişir bir de akşam akşama yemeğe getirir.
Bir de boylu zandırmadım.
Bir mili şuura doğru giden bir.
Yok.
Benemildi şuuru ya.
Yok işte İstanbul'a bakıp iki tane Anadolu şeyi.
O yüzden yani Necdet mesela onu verseydi Necdet'i de ne kadar aşağılık bir adam olduğunu anlatsaydı çok güzel bir kitap olurdu.
Bir başka şey var.
Bize de bir tane işbirlikçiyi akla mesela.
Mesela iğrenç köylü karakteri vardır.
Kemal Tahir'e kendi içinde mantığını okursan inanırsın.
Geçerli sebeplerini kendince bize anlatır.
A vardır mesela.
Zeynel.
Zeynel'i seviyorsun bir yerden sonra diyorsun.
Zeynel de olunur.
Zeynel'in de bir mantığı.
Tabi abi Zeynel'de olursun.
Kara Kemal'de olursun.
Atatürkçüsündür ama Kara Kemal'de lan doğru diyor ya.
Tabi böyle hani o an bir suikastçıyla da empati kurarsın.
Kara Kemal suikastçı gibi değil Kurt Kağan'da.
Ya da işte ne bileyim o kadın vardır.
İşte normalde mesela burada kadınlar hep nefret edesi objeler.
Bir tane iyi kadın yok.
Biri de kadın gözünden geldi.
Hadi onu beceremiyorsun.
Seneler 1920.
Kemal Tayyar'da o da vardır yani.
Ballı Naciye'nin.
Ballı Naciye mantığını da anlarsın.
O çünkü çok büyük.
O çünkü bir daha iyi.
Yakup Kadri değil.
İyi ama o seviye değil.
Ya bir tane de göster.
İşbirlikçi bir adam.
Desin ki ya 50 yıldır yeniliyoruz.
Orada bence şu fark da var.
Yani Kemal Tahir Anadolu'daki hapishanelerde yatarken o yazda insanların benzerlerini tanımış.
Yakup Kadri çok İstanbul ya da Ankara merkezinde.
O kadar çeşitli karakter ya da o kadar kırılmayı doğrudan gözlemlemiş değil bence.
Olabilir de mesela şunu yapabilir de bir tane adam Sami Bey ya kardeşim biz zaten imparatorluk yıkılıyor.
50 yıldır ne zaman karşı çıksak toprak kaybettik.
Hani bir tane de şey işte ben de kendi ya iki tane kızım var.
Belli bir para şeyim var ki onu bir yerde bir tek yerde diyor.
Bu biraz da geçim meselesidir.
He komprador burcuvası yani.
Ben geçinmek için benim babam mecburen Batılarla iyi geçinecek.
Hatta belki beni onlara peşkeş çekecek.
Ki o ifade 205. sayfada.
Talih'e karşı kendi kızını oynamamıştı daha diyor.
İflas edecek bir adam o.
Tamam mı?
Böyle bir şey var.
Kumar masasına kızını sürmek için.
Kumar masasına kumar diyoruz.
Flört masasına kızını sürüyor.
Bu da dahildir.
Peki hocam şimdi bu işgal orduları gitti.
Allah düşünmesin.
İstanbul'dan.
Ama bunlar gitmedi.
Bunlar sonuçta.
Bunlar gitmedi.
İstanbul'da yaşamaya devam ettiler ve acaba bazıları kazanan cumhuriyete sızdılar mı?
Ben onun cevabını veriyorum ki herkes kendi çözsün artık.
Bir şeyleri de kendileri çözsünler.
Yattığımız yerden şey yapmayalım.
Yani cevap açık.
Burada da ancak programlarda.
Şimdi ama kim onlar?
Ne onlar?
Bu...
Sızma değil açıkça yapıldığı için sızma değil.
Yani zaten böyle bir irade konmuş hocam.
Sızı diyoruz da hala kafada şey var sanki.
Hani yapılmak istenen bizim düşündüğümüz o bürokrat elitlerin düşündüğü şeydi de oradan sapılmadı ki en baştan öyle anlaşılmış zaten.
Yani Doğan Avcıoğlu'nun da Şeke Süreyya'nın da okuması oydu.
Hani sanki böyle Şeke Süreyya'nın istediği gibi bir cumhuriyet böyle ne bileyim planlı ya da en azından reformlarını kültürel reformların böyle ne bileyim daha ileriye götürebilecek, inkılapçı kadroya yetiştirebilecek bir şey yaratacak bir ortam kurulmuş da bunlar gizli gizli gelmediler ki.
Altan öyle planlandı.
Peki hocam hala biraz bugüne geldik.
Sodom ve Gomel'in arkasından... Bugüne geldik derken sıran sesi geldi hocam.
İnşallah düşündüğüm soruyu sormayacaksın.
Can abinin sorusuna hareketle işte savaş alanında yaşananlar ve savaş dışı hayatın bir şekilde devam etmesi hatta belki biraz daha süfli bir biçimde devam etmesini biz bugün görebiliyor muyuz?
Türkiye'de bugün...
Hayır hayır Türkiye açısından demiyorum.
Dünyada savaşın sürdüğü yerler... Abi hep oluyor.
Abi bu olur bak.
Şimdi boşverin 100 sene önceki bilmem neleri suçlamayı falan filan.
Burada şu vardır hocam.
Toplumlar tek değildir.
Devletler de kimse tarafından kontrol edilmeyen böyle robot, AI gibi bir şey değil.
Tamam mı?
Bir, bir millet çeşidi çıkar gruplarından oluşur.
Bu çıkar gruplarının en yüksek yüzde de buluşabildikleri kararlarda en rahat alınır.
Bir çoğunda da çarpışma olur.
Yani bugün mesela ekonomide de böyle bir şey var.
Bu inanılmaz bir şey.
Türkiye siyaset bilinçli.
Sıfır.
Siyasetçiler, gazeteciler dahil.
Abi bir şey oluyor mesela.
Merkez Bankası doğru siyaseti buluyor.
Öyle bir şey yok abi.
Merkez Bankası'nın A siyaseti %30'luk bir grubu mağdur ediyor.
B siyaseti %10'luk.
Yani onların optimali olmaz.
Bir siyaset de öyledir.
Bir grup için iyi olan bir grup için kötü olur.
Dolayısıyla bir millet hiçbir durumda savaş durumuna dair %100 birleşemez.
Hep birileri o alınan grubun geneli için doğru olan siyasetten zarar eder.
Ve zarar ettiğinde de bunların en azından önemli bir kısmı hepsi olmasa da kendi çıkarını milli çıkarın önünde tutar.
Bu da en çok savaş zamanlarında infial yaratır.
Ukrayna'da gece hayatı hatırla savaş oluyor zenginler diskoda eğleniyor.
Odur yani o. Hep öyle bir şey olur.
Bunu alıp ne kadar genele yayarsın bilmiyorum.
Suriye'den de benzer görüntü var.
Olur.
Bizim burada anlamamız gereken iki tane şey var.
Birincisi bir millet %100 tek bir bütün değildir.
Bu solidarist görüşten, bundan uzak durun.
Çeşitli gruplar vardır.
O gruplar reformlara karşı hani Victor 3'teki gibi çeşitli tepkiler verirler.
O grubun içinde olup kendi şahsını milletin genelinde bir deniz içindeki damla pozisyona sokmak isteyecek fedakar insanlar olabilir.
Ama genelde olmayacaktır.
İkinci dediğim de devlet dediğimiz mekanizma, bugün açıkça da gözüküyor ama 100 sene önce de var, 200 sene önce de var, 300 sene önce de var.
Böyle kendi kendine karar veren tanrısal bir figür değildir.
Onu lobileriyle ya da ne bileyim işte çeşitli şekillerde kontrol eden çıkar grupları olur.
Bu illa kötü bir şey de değil.
Yani bu eşyanın tabiatı çıkar grubu deyince hemen her örgütlü kitleye, her organize kitleye alerjik olduğumuz için şey gelmesin.
İyi yönde de olabilir bu bazen, sürekli olmaz ama bir topzal sınıfı temsil eder tabii.
19. yüzyıl İngiliz devleti aristokrasiyle yeni finansçının bir evliliğinden doğmuştur.
İşte buradaki şey de Türkiye Cumhuriyeti.
Hangi şeyler üzerinde yükselecek?
Hangi sınıflar üzerinde yükselecek?
Hangisinde yükselmeyeceğini biz anlıyoruz.
O bürokrasi üzerinde yükselmeyecek.
İşte hala onun tasfiyesiyle uğraşıyoruz.
O yani.
Onun kararının verilmesi.
Biz bu devlet, siyaset, bu işlerde hiç anlamıyoruz.
Bence vatandaş dersi koyacaklar ama siyaset bilimi dersi koysunlar.
Yani devlet nedir?
İşte ne bileyim millet nedir?
Bunlar falan böyle şey gibi geliyor.
Trop yani bu.
Hayır bu Avrupa'nın tamamı.
Pasolini'nin Salo'su.
Evet Salo, Pasolini'nin Salo'su.
Hatta o Sodom ve Gomorra'ya benzer bir şey de var.
Aynı şeye gönderme aslında yani.
Tabii tabii.
Burada bu arada çok sevişme var.
Mesela o sahneleri falan güzel anlatmış.
Gene de bir Kemal Tahir değil.
Bir Kemal Tahir gibi seviştiremiyorum.
Evet program boyunca çizdiğimiz negatif havayı biraz üstümüzden atmak için biraz bilimden ilimden İslam dünyasının Osmanlı İmparatorluğu'nda içinde olduğu İslam dünyasının zirvede olduğu dönemlerden bahseden bir kitap.
S. Frederick Starr Kayıp Aydınlanma Arap Fetihlerinden Timur'a Orta Asya'nın altın çağı.
Orta Asya diyor İslam dünyası ama Orta Asya diyor.
Niye birazdan anlatacağım.
İslam dünyasının zirvede olduğu bir dönemde İslam kültürünün merkezi bölgelerinde.
Ve bu merkezi bölgeler Arap toprakları değil, İran kültürünün hakim olduğu emperyal bir bakiyenin sonucu olan Orta Asya.
Yani Bel, Merv, Semerkan, Tuz, Harezm, Ürgenç, Otrar gibi şehirler.
Ve yazar soruyor bize buralarda hakim olan özgür düşüncenin fikri çeşitliliğinin yerini nasıl dogma aldı?
Dönemi için çok vizyoner olan bir İslam kültürel ilerlemesi nasıl birdenbire durdu?
Nasıl İslam aydınlanması tamamına eremedi, itmam edemedi?
Avrupa'daki gibi bir bilim ve sanayi devrimine dönüşmedi, dönüşemedi?
Bu tartışmaları yaparken Frederick Starr, İbn-i Sina'dan Farabi'ye birçok İslam düşünümünün de katkılarını tek tek özetlemiş.
Dolayısıyla kitabı hem ana argümanı için okuyabilirsiniz hem de bir textbook gibi, bir ders kitabı gibi de okumak mümkün.
Bu kitabın bir yararı da İslam medeniyetinin ne kadar değiştiğini, hangi aşamalardan geçtiğini ve ne kadar evrensel köklere sahip olduğunu görebilirsiniz bu kitabı okursanız.
Bugün artık pek öyle değil.
19. yüzyılda, 20. yüzyılda biraz daha reaksiyonel bir şekilde karşımıza çıkan İslam.
O dönem çok daha evrensel, çok daha açık bir şekilde karşımıza çıkıyor.
Bu tip bu altın çağı, İslam'ın altın çağı ya da işte Avrupa batı medeniyetine katkıları falan koşan genelde Endülüs merkeze alınır.
Popüler kültürde ama hem bölge aslında Endülüs bölgesi marjinal bir bölge.
İslam için Serhat bölgesi diyebileceğimiz bir bölge.
Hem de İbn-i Rüşd Endülüs'ün en büyük düşünürü bu İslam aydınlanması dönemini için biraz geç geliyor.
Kitapta da zaten bunu görüyoruz.
Görüyorsunuz hakikaten herkese tavsiye edebileceğim hem genel okuyucu için hem de bu konu hakkında bilgisi olanlar için ideal bir kitap kayıp aydınlanma S. Frederick Starr'dan herkese tavsiye ediyorum diyorum ve sponsorumuz kitap yurduna teşekkür ederek bu kısmı kapatıyorum.
Yavaş yavaş kapatalım.
Hocam çok teşekkürler.
Biz de çok teşekkür ederiz.
Evet inşallah.
Dedim ki bu yeni bir seri.
Kodeks serisi.
Başka romanlar gelecek.
Lütfen altta başka ne istiyorsunuz?
Roman, anı, biyografi.
Başka Cumhuriyet'in ilk dönemleriyle başlayacağız.
Daha sonra başka coğrafyalara da gideceğiz.
Mesela illa bir Jerminal yaparız.
Böyle başka bir şey.
Tarihini bildiğin bir ülke olması lazım.
Çin mi ne olmaz da.
Hani bir dönemi anlatan o dönemden çıkmış.
O dönemin toplumuna ışık tutmuş.
Don Quixote olabilir.
Bunları yapacağız.
Bunlardan bahsedeyiz.
Gerçi İspanyolca bildiğiniz için Don Quixote falan dersiniz.
Don Quixote evet.
Don Quixote'a problem yok ben.
Öyle kafa açmıyorum o tip konularda ama Don Quixote orijinali.
Biz Fransızcasını almışız.
Öyle romanlar olacak.
Hem o için dediğim gibi hem de bize programı ne kadar beğenip beğenmediğinizi yazarsanız ya da like'larla belli ederseniz biz de biliriz.
Ona göre hangi program daha çok ilgi çekiyorsa o programı çekmeyi başarabiliriz diye düşünüyorum.
Bir başka kodekse görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Benzer Videolar: İşgal İstanbulunda Ahlaki Çöküş
![Война с богом: каким был атеизм в древнем мире? / [История по Чёрному]](https://videodownloadbot.com/images/video/436/9fmtd185ndpezfk0zh86exh9xw0munal_medium.jpeg)
Война с богом: каким был атеизм в древнем мире? / [История по Чёрному]

ВЕСЬ ЛОР DON'T STARVE TOGETHER, КОТОРЫЙ ВАМ НИКТО НЕ РАССКАЖЕТ

РУСЛАН СОКОЛОВСКИЙ — Убежище / СВО по Польше / Маркарян & Соболев / Альтсезон
![Ужасы Библии / [История по Чёрному]](https://videodownloadbot.com/images/video/ea5/akqdi5johbl8knzr2o46pmdtlzg084ck_medium.jpeg)
Ужасы Библии / [История по Чёрному]

Hayrettin ile Kaos Show - 2.Sezon 2.Bölüm | HALAY VE ÖTESİ

